Normal İnsan Kurgudur: Foucault Perspektifinden Normallik

“Normal” Kime Göre, Neye Göre?
Normal insan mısınız?
Bu soru ilk bakışta masum görünür. Oysa Michel Foucault’ya göre bu soru, modern toplumun bireye yönelttiği en güçlü denetim araçlarından biridir. Çünkü “normal” dediğimiz şey, doğada kendiliğinden var olan bir gerçeklik değil; tarih boyunca kurumlar, söylemler ve iktidar ilişkileri tarafından üretilmiş bir ölçüttür.
Bu metin, “normal insan kurgudur” ifadesini bir slogan olarak değil, eleştirel bir düşünme daveti olarak ele alır. Amacı, bireyi patolojize etmek değil; normalliğin nasıl üretildiğini, kimler için işlevsel olduğunu ve psikoloji–psikiyatri alanında ne tür sonuçlar doğurduğunu görünür kılmaktır.
Okurken rahatsız olmanız mümkündür. Çünkü Foucault’nun yaptığı tam olarak budur: Alışıldık olanı, doğal sandığımızı ve sorgulamadığımızı yerinden oynatmak.
Normalliğin Doğallaştırılması
Modern toplumlarda “normal” kavramı çoğunlukla istatistiksel ortalamalara, gelişim çizelgelerine ve tanı kriterlerine dayanır. Foucault’ya göre bu, normalliğin masum bir tanım değil; doğallaştırma stratejisidir. Bir davranış biçimi ölçülür, sınıflandırılır ve çoğunlukla örtüşüyorsa “normal” olarak etiketlenir. Bu etiket, zamanla ahlaki ve tıbbi bir üstünlük kazanır.
Foucault’nun Deliliğin Tarihi’nde gösterdiği üzere, delilik/akıl ayrımı tarihsel olarak kurulmuştur. Orta Çağ’da toplumsal yaşamın içinde yer alan “deli”, modern dönemde kurumsal olarak ayrıştırılır. Bu ayrıştırma, yalnızca tıbbi değil; ekonomik, ahlaki ve politik bir düzenlemenin ürünüdür.
Bilgi–İktidar İlişkisi
Foucault’nun en kritik katkılarından biri, bilginin tarafsız olmadığı iddiasıdır. Psikiyatri, psikoloji ve tıp; normu tanımlarken aynı anda iktidar üretir. Tanı koyma, ölçme, karşılaştırma ve düzeltme pratikleri; bireyi belirli bir davranış rejimine uydurur.
*Disiplin ve Ceza*’da geliştirilen disiplin toplumu analizi, normalliğin nasıl içselleştirildiğini açıklar. Okul, hastane, kışla ve hapishane gibi kurumlar; bedeni ve zihni disipline eder. Böylece “normal insan”, dışarıdan zorla değil; içeriden benimsenen kurallarla üretilir.
Psikopatoloji mi, Uyum Sorunu mu?
Foucault perspektifinden bakıldığında terapideki temel dönüşüm şuradan başlar: Danışanın yaşadığı sıkıntı, otomatik olarak “bireysel bir bozukluk” olarak ele alınmaz. İlk adımda şu soru sessizce masaya konur: **Bu kişi neye uyum sağlamakta zorlanıyor?
Birçok danışan terapiye, kendisinde “bir sorun olduğu” varsayımıyla gelir. Kaygı, tükenmişlik, ilişkisel zorlanmalar ya da karar verememe halleri çoğu zaman kişisel bir yetersizlik gibi deneyimlenir. Oysa terapötik çalışmada, bu deneyimlerin hangi normatif beklentilerle çatıştığı görünür hale getirildiğinde, semptomun anlamı değişir.
Bu noktada terapi, bireyi hızla uyumlandıran bir tamir atölyesi olmaktan çıkar. Danışanın duyguları bastırılacak ya da düzeltilmesi gereken arızalar olarak değil; belirli bir yaşam düzenine, ilişki biçimine ya da başarı tanımına verilmiş anlamlı tepkiler olarak ele alınır.
Terapide Normun Yerinden Oynatılması
Terapötik süreçte dönüştürücü olan şey, danışanın “neden böyleyim?” sorusundan yavaş yavaş “benim için normal olması beklenen şey ne?” sorusuna geçebilmesidir. Bu geçiş, suçluluk ve yetersizlik duygularını azaltır; sorunu kişisel bir kusur olmaktan çıkarıp ilişkisel ve bağlamsal bir zemine taşır.
Bu yaklaşımda terapist, danışanı belirli bir normalliğe doğru iten bir otorite konumunda durmaz. Aksine, danışanın maruz kaldığı ölçütleri, içselleştirdiği beklentileri ve kendine yönelttiği sert yargıları birlikte inceler. Böylece terapi, normu yeniden üretmek yerine onu askıya alan bir alan haline gelir.
Bu askıya alma hali, danışanın her şeyi reddetmesi anlamına gelmez. Ama şunu mümkün kılar: Danışan, hangi beklentilerin gerçekten kendisine ait olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan devralındığını ayırt etmeye başlar.
Klinik ve Etik Sonuçlar
Foucault’nun yaklaşımı klinik alanda üç önemli sonucu beraberinde getirir:
1. Tanıların bağlamsallığı: Tanı, mutlak bir gerçeklik değil; belirli bir tarihsel anda üretilmiş bir sınıflamadır.
2. Danışanın öznelliği: Danışan, normdan sapmış bir nesne değil; normlarla müzakere eden bir öznedir.
3. Güç ilişkilerinin farkındalığı:Terapötik ilişki, kaçınılmaz olarak güç içerir; etik pratik bu gücün farkında olmayı gerektirir.
Sonuç
“Normal insan kurgudur” ifadesi, Foucault’nun kelimesi kelimesine söylediği bir cümle değildir; ancak düşüncesinin mantıksal sonucudur. Normallik, doğanın değil; tarihsel, toplumsal ve politik süreçlerin ürünüdür. Bu farkındalık, hem klinik çalışmada hem de gündelik hayatta bireyi rahatlatan bir kapı açar: Sorun, çoğu zaman bireyde değil; onu ölçen cetveldedir.
